CANLILARIN DIŞ ETKENLERE KARŞI SAVUNMA SİSTEMLERİ VE UYUM

0
44
CANLILARIN DIŞ ETKENLERE KARŞI  SAVUNMA SİSTEMLERİ VE UYUM

CANLILARIN DIŞ ETKENLERE KARŞI

SAVUNMA SİSTEMLERİ VE UYUM 

Canlılar çevreden gelen etkilere karşı  belirli tepkiler gösterirler. Bu tepki sonucu iç düzeni koruyabiliyorsa çevreye uyum sağlamış olurlar. Ancak, çevresel etki şiddetini ve süresini artırırsa ya da canlı sistem bu etkiye uyumlu yanıt verecek güç ve yeteneğe sahip değilse uyumsuzluk ortaya çıkar. Belirli düzeylerdeki dış etkenlere uyum sağlamış pek çok genetik mutasyon olayları görülmektedir. Örneğin, güneşte yanan bir kimsenin derisini kızarması ve sonunda esmerleşmesi, güneş ışınlarına karşı bir savunma mekanizmasıdır. Bu olayda metabolizma deriden güneş ışınlarının geçişini azaltıcı özel pigmentler üretmekte, sonuçta kızararak kalınlaşan deri daha sonra esmerleşmektedir. Güneş ışını aşırı gelirse metabolizmanın savunması yetersiz kalır ve deri yanarak soyulur.

Afrika ve Arabistan gibi kızgın güneşli çöl iklimlerinde ve tropik bölgelerde insanlar seleksiyona uğrayarak, güneşe dayanıklı siyah derili ırk meydana gelmiştir. Aslında güneş ışınları arzın çevresindeki ozon tabakası olmadan canlıların üzerine düşmüş olsa canlı sisteminde savunma ve uyum mekanizması yeterli olmayacaktı. Bu nedenle bu sistem çok iyi düzenlenmiştir. Güneşten gelen yüksek enerjili mor ötesi ışınlar atmosferin üst  tabakalarında O2’yi fotokimyasal olarak ayrıştırır, bu olayda O2 atomları, komşu O2 molekülleri ile birleşerek O3 gazı oluşur.

O2+ Güneş Işığı( ultraviyole)                      O+O

O+O2                 O3 (ozon

Bu olayların sonucunda Dünyadan 40 km uzunlukta 30 km kalınlıkta bir tabaka en yoğun şekilde O3 ile kaplıdır.  O3  tabakası güneşten gelen mor ötesi ışınların büyük bir kısmını soğutarak süzmekte ve güneşin yakıcı etkisini canlıların yaşama düzeyine indirmektedir. Bu tabakanın diğer bir önemli görevi ultraviyole ışınlarını emmesidir. Aksi halde bu ışınlar tüm canlılar üzerinde cilt  ve deri kanserlerine neden olmaktadır.

Aşırı çevre kirlenmesi sonucu, canlılar ilk anda ölse de belirli bir süre sonra çevreye uyum sağlar ve yeni türler ortaya çıkar. Örneğin DDT’ye karşı koyamayıp ölen sivrisineklerin DDT’ye dirençli türlere dönüşerek, yeniden sıtma hastalığı ortaya çıkabiliyor. Antibiyotiklere karşı dirençli mikropların gelişmesi canlılardaki savunma sistemlerinin en güzel  örnekleridir.

Bu tür olaylarda DNA programlarında değişmeler olmakta ve organizma  zamanla kimyasal maddelerin etkisini giderici yeni enzim ve hormon gibi biyokimyasal maddeler üretmektedir. Ya da vaktiyle gerek duyulmadığı için az üretilen maddelerin miktarını arttırıcı mekanizmalar ortaya çıkmaktadır. Örneğin penisiline direnç kazanmış mikroorganizmalar, penicillinaz enzimini üretip penisilini etkisiz duruma getiriler.

İşte buna benzer şekilde metabolizmanın akyuvarlarında (lenfositlerde) kanser hücrelerine karşı savunma yeteneği vardır. Gerektiğinde karaciğerde üretilen ve çeşitli kanserli hücrelere zarar veren maddelerle akyuvarların sahip olduğu bu savaş yetenekleri artırır.. Akyuvarlar kemik iliğinde yapıldığı için vücudun kanserle savaşında karaciğer, kemik iliği ve lenf dokusunun çok sağlıklı olması gerekir. İşte çevre kirliliği ile gelen kimyasal maddeler, radyasyon etkisi ve  yanlış alınan ilaçlar ile kötü beslenme akciğerleri ve kemik iliğini yıpratır. Sonuçta doku tahrip olur ve organizma savunmasız kalır.

KİMYASAL MADDELERİN KANSEROJEN VE TOKSİK ETKİSİ

Kanser yapıcı maddelerin başında kimyasal maddeler grubu gelir. Bu maddeler endüstriden, kirli hava ve kirli sulardan alındığı gibi, hileli besinlerle ya da bilinçsiz alınan ilaç, tarım ilaçları, sigara ve fazla alkol ile vücuda girer. Sindirim sistemi, akciğer ve deri yolu ile insan vücuduna giren kirletici ajanlar hücre zarından difüzyonla hücre içine girebiliyor.                Kimyasal bir maddenin biyolojik aktivitesi ( toksik+ kanserojen) etkisi ile öteki özellikleri arasında çok yakın  bir ilişki vardır. Zehirli kimyasal  maddeler endüstriden, tarımsal ve kentsel atıklardan, içme ve kullanma sularından gelmektedir. Bunların bir kısmı vücutta bazı enzimler aracılığı ile  kanserojen maddeye dönüşür. Kimi maddeler karaciğeri ve diğerlerini yıpratarak vücudun kansere karşı savunma mekanizmasını zayıflatır. (örneğin alkol ve bazı ilaçlar)

Toksik ve Kanserojen maddelerin vücuda girişi

Ağır metal iyonları vücut enzimlerini zehirleyerek metabolik düzeni bozarlar ve kanser oluşumuna zemin hazırlarlar. Kanserojen maddelerin etki mekanizmasını bozarak kanser olayını gerileten maddelerden A, C, E vitaminlerinin rolü bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bazı iz elementlerin vücutta eksikliği ise metabolizmanın normal çalışmasını bozarak kanser oluşmasını hızlandırır. Bu tür maddelerin bilinçli beslenmede önemleri büyüktür. Örneğin  Mağnezyum , Çinko ve Selenyum.

AZOT OKSİTLERİN  KANSEROJEN  ETKİSİ

Sigara dumanında , baca ve egsoz gazlarında, zift ve katranda  çok miktarda kanserojen maddeye rastlanmıştır. Bunların bir kısmının N oksitler aracılığı ile oluştuğu biliniyor. NO gazı havanın O2 ile birleşerek NO2 ye dönüşür. N02 ise doymamış yağ asitleri ile reaksiyona girerek  antioksidasyonunu başlatır. Hava ya da sigara dumanı ile alınan NO’lar akciğerdeki lipidlere yani hücre zarına etki eder ve onu bozar.

ASİT YAĞIŞLARININ KANSER ETKİSİ

Eksoz gazları, sigara dumanı, baca gazları, zift ve katranda çok yüksek oranda kanserojen maddeye rastlanmıştır. Bunlardan  Azot , Kükürt ile Klor en önemli olanlardır. N ve S gazları önce havanın O2 ile oksitlenir, sonra su buharı ile birleşerek Nitrik asit ( HNO3 ve Sülfürük aside ( H2SO4 )  dönüşür. Klor ise Hidrojen ile birleşerek Hidroklorik asid  (HCL )  oluşur. Bunlar  toprağa, bitkilere, sulara inerler. Döküldükleri yerlerde kalmazlar. Yer altı sularına süzülerek karışırlar.                Bitkileri bozar, suları kirletir. Bunları kullanan insanlarda önemli sağlık sorunları yaratır.

SİGARA VE KANSER

İstatistiki sonuçlara göre günde bir paket sigara içenlerde  hiç içmeyenlere oranla 10 kat, iki veya daha fazla paket sigara içenlerde ise 20-30 kat akciğer kanseri görülüyor. Sigaranın kanserojen etkisinin dumanda bulunan Azot oksitlerin (NO’ların) içerdiği benzopiren, nikotin, katran, penoller, tarım ilacı artıkları, radyokarbon  ve polonyum gibi radyoaktif maddelerden geldiği anlaşılmıştır. NO’ların dışında katranda bulunan hidrokinon da reaksiyona girerek  kansere neden olur.

KANSER VE BESLENME

Az yada aşırı beslenme metabolizmaya, hücre ve organ sistemine etki edeceği için vücudun kansere karşı savunma gücünü azaltır. Bu nedenle dolaylı yoldan kanserojen etki gösterir. Buna ek olarak, besinlere katılan kimyasal maddeler de kanserojen etki taşıyabilirler. Bu nedenle mide kanseri  ile beslenme arasında yakın ilişki vardır.

Salam, sosis gibi besinlere katılan, yada özellikle suni gübrelerden birçok tarım ürünlerine geçen Azot dioksit ile Azot trioksit (NO2 ve NO3 ) iyonları vücutta bulunan aminlerle birleşerek nitrosaminleri oluşturur. Nitrosaminler karbonium iyonuna dönüşerek kanserojen etki gösterdiği biliniyor. Ancak C vitamininin nitrosanmin oluşumunu ya da nitrosaminin etkisini azalttığı bilinmektedir.

 

TARIM İLAÇLARI VE KANSER

Tarım ilaçları başta olmak üzere kullanılan bazı ilaçlar toksik yada kanserojen etkilerinden dolayı kansere neden olurlar. Ancak ilaçlar yüksek dozda alındığı zaman besinlere katılan kimyasal maddelere kıyasla daha zararlı olabiliyor. Bir ilacın kanserojen etkisi belirli bir süre sonra ortaya çıktığı için bu ilaçlar piyasadan kalkıncaya kadar pek çok kişi kullanmış olmaktadır. Örneğin 1945’li yıllarda İsviçreli kimyacı Frans Müler DDT’yi buldu. Sıtma çok yaygındı. Sivrisinekler yok oldu, sıtma durdu. Ancak 1960’lı  yıllarda DDT’nin çok önemli kanserojen olduğu belirlendi. Yasaklandı. Ama olan olmuştu. Üstelik mucidi Nobel ödülü almıştı.

DETERJANLAR

Deterjanların aktif maddesi petrokimyasal kökenli olup, dodesilbenzen adı verilen bir maddeden üretilmektedir. Dodesilbenzen kimyaca tekbir madde olmayıp, karbon içeren alkilbenzenlerin bir karışımıdır. Bunu hazırlamak için çeşitli işlemler ve kimyasal reaksiyonlar hazırlanır. Dallanmış aktif benzen karışımından oluşan bu madde mikroorganizmalar  tarafından parçalanamadığından deniz, göl ve diğer sularda kirlilik yaratmakta, insan vücudunda da parçalanmaması nedeni ile uzun süre vücutta kalarak kanserojen etki göstermektedir. 1965-1970 yılları arasında birçok ülkede sert deterjanlar yasaklanmış ve %80 oranında parçalanabilir özellik gösteren düz zincirli akil benzenden yapılan yumuşak deterjanlar kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan araştırmalar, ülkemizde özellikle büyük kentlerin içme suyunda izin verilen sınırın üstünde deterjan maddesi olduğu görülmüştür. Deneyler,%0,1 oranında deterjanlı su ile yıkanan bir porselenin aktif maddeden  tamamen arındırılması için 4 litre su gerektiği, plastik tabaklarda ise bu miktarın 8 litreye vardığı anlaşılmıştır.

 

RADYASYON VE KANSER ( RADYOAKTİF KİRLETİCİLER)

Radyasyon nedir? Nükleer maddelerin atom çekirdeklerinin nötronlarla etkilenerek parçalanmaları sonucu meydana gelen kararsız ürünlerin yaydığı enerji veya ışındır. Başlıca radyasyon türleri şunlardır :

1-            Kozmik ışınlar

2-            Röntgen ışınları

3-            Gamma ışınları

4-            Beta Işınları

5-            Alfa Işınları

6-            Ultraviyole Işınları

Radyasyon kanser oluşmasına neden olan en önemli fiziksel etkenlerden birisidir. Deri, akciğer, troid, kemik iliği ve kan kanserine yol açabiliyor.

II. Dünya Savaşı’nda Hiroşima’ya atılan  ve sonrasında Nagazaki’ye atılan atom bombası 100.000 dolayında kişinin ölümüne  neden olmuş ve büyük çapta radyoaktif kirlenme sonucu bunun kanserojen etkisi kuşaktan kuşağa sürüp gitmiştir.

Özellikle atmosferde  yapılan nükleer denemeler sonucunda radyoaktif  kirlenmeler olmakta, St-90 ve Cs-137 gibi uzun ömürlü radyoaktif elementler atmosfere hızla yayılarak dünyanın her yerine serpinti halinde dökülmektedir.

Nükleer santrallerin yapımında ve işletmesinde sıkı önlemler alınması ve iyi uzmanlar yetiştirilmesi zorunludur.

Radyoaktif  ışınlar arasında en tehlikeli olanı beta ışınlarıdır. Gama ışınları, X ışınları gibi ağız, solunum ya da derideki çatlaklarla vücuda girerek DNA’nın yapısını bozarlar.

Aslında günlük hayatımızda kozmik ışınlardan doğal ve yapay radyoaktif maddelerden, televizyondan, fosforlu saatlerden, röntgen filmi çektirme, cep telefonu, baz istasyonları ile belirli oranda ışın alıyoruz.

Yapay yollardan alınan ışınlar kanser riskini arttırırlar. Bu nedenle aldığımız doğal radyoaktivitenin dışında fazla ışın almamalıyız. Örneğin hamile bir kadın birkez bile karın bölgesinden röntgen çektirirse doğacak çocukta lösemi veya diğer kanser türleri olasılığı artar.

Doku, organ  ve hücrelerin sürekli  tahriş olması (örneğin diş protezleri) ya da  ağır travmalar ve lokal kronik iltihaplar da kansere neden olabiliyor. Bundan başka sıcak yiyecek ve içeceklerin de rolü vardır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Üzerinde yaşadığımız dünyayı günden güne daha çok kirletiyoruz. Hava, toprak, su kaynakları artık temiz değil. Bunlar temiz değilse, besin zincirinin sonunda bulunan insanın sağlığı bozuluyor.

Hastaneler, sağlık ocakları, çeşitli hastalarla dolup taşıyor. Yiyip içtiğimiz, kullandığımız maddelerden çok emin değiliz. Doğal besinler olan et, süt, yumurta v.b. maddeler bile hangi yemler kullanılarak elde ediliyor, İnek, tavuk ne ile besleniyor, hangi katı maddeler yemlerin içinde mevcut? Bunları bilmiyoruz. Yediğimiz sebzeleri ne ile ve kaç gün önce ilaçlandığını sahibinden başka kimse bilmiyor, alıp kullanıyoruz. Koruma ve kontrol mekanizmasını yürüten görevlilerin çok duyarlı olmaları gerekiyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here